12 Haziran 2009 Cuma

Bir günlük yaz tatili

Bütün bir sene çalışıp tatile hasret kalanlar gibi, iş arayan insanların da tatil özlemi duyacağını tahmin etmezdim. Eğer başıma gelmeseydi.

Bir önceki yazımda bahsetmiştim, iş arıyorsanız tatile çıkmadan önce iki kere düşünmeniz gerekir. Hele olumlu gelişen bir başvurunuz varsa, sevgilisinden telefon bekleyen aşıklar gibi hayattaki tek derdiniz gelecek aramayı kaçırmamak haline gelir. Benim direncim, ikinci görüşmeden sonra bir hafta aranmayınca terk edildiğimi hissettiğim anda kırıldı.

Ama henüz idrak edemediğim şey, iş aramanın aslında durakta otobüs beklemek gibi birşey olduğuydu.




Bu fotoğrafı, yaz tatilimin ilk ve son gününde, eve dönmek üzere olduğumu öğrenmemden bir süre önce çektim. Kulağımda "Dark Side of the Moon", önümde "2001: A Space Odyssey". Dünyayı sevsem de çook uzaktaydım ve olduğum yer tarif edemeyeceğim kadar güzeldi... Telefon geldiğinde "money" şarkısı'nın çalıyor olması, uzaklaştığım dünyanın bir intikamı gibiydi. Telefon görüşmesinden sonra dönüş biletimi ayarlayıp kitabın başına döndüm ama artık gerçek dünya'ya çivilenmiştim.

Bavulumu toplarken dank etti... Ne zaman otobüs beklesem gelmesi için bir sigara yakarım. Dumanla haberleşme ustası IETT hemen uygun otobüsü durağa ışınlar, sigara yarısına gelmeden biner giderim. İş dünyasının da sanırım benzer bir algılayıcısı var, on gün beklettikten sonra, en uygunsuz anınızda aramaya karar veriyorlar. Tesadüf mü? O pazartesi birisi daha telefon, birisi e-posta yoluyla, iki iş haberi daha aldım. Birbirinden habersiz üç şirketin böyle bir günü seçmesine ben tesadüf diyemiyorum.

İş/otobüs benzerliğinde birkaç ortak nokta daha var.
Varmak istediğiniz hedefe giden otobüsleri durakta beklemeye başlarsınız ve;
bazıları dolu geçer,
bazıları pek döküntü olduğu için burun kıvırırsınız,
aklınıza duraktaki büfenden almanız gereken birşey geldiği anda
ya da
sigaranızı yaktığınızda otobüs beliriverir.

Ben bu ilişkiyi daha önce kurabilseydim, Uludağ'a falan gidip altı ay önce de iş bulabilirdim herhalde...

P.S. Blog'um "how I met your mother" türevi "how I met my boss" tadında olmaya başladı. 100 bölüm yazamam sanırım ama bir ara tatil dönüşü yaptığım görüşmeyi de anlatmam lazım.
"It is LEGEN... wait for it... DARY!"

Sevgilerimle
Gökhan

Mesleği : Bağımsız

İşsiz birisine nerede çalıştığı sorulduğunda verilen “Bosch’tayım” gibi geyik cevaplardan birisi değil bu. Dünyanın yerel bankası’nın müşteri bilgi formundaki bir seçenek. Bu formu doldurduktan sonra iki kere kredi kartı limitimi arttırmaları, 2-3 haftada bir arayıp kredi/sigorta satmaya çalışmaları da bağımsızlığa düşkünlüklerinden olsa gerek.


Bağımsız hayat da iş hayatına biraz benziyor aslında. Bilgisayarın başına geçip -iş yazışması- yap, sağa sola gidip ürününü satmak için sunumunu yap, fiyat teklifini geç ve beklemeye başla... Bu işin en önemli zorluğu çalışma saatlerinin son derece değişken ve belirsiz olması. Fazla mesai gibi bir kavram yok ama işinizi bırakıp tatile çıkmak da riskli.


İnsan Kaynakları bölümleri sanırım adayların düzensiz düzenine uyum sağlamışlardı. Öğleden önce arayan, saat 2’den önceye randevu veren pek olmuyordu. Bir sabah tam yatmaya hazırlanırken arayan İnsan Kaynakları Hanımefendisi ya işinde yeniydi, ya da biz bağımsızlara kendince ufak bir işkence yapmak niyetindeydi. Telefonumda kayıtlı olmayan, her halinden şirket numarası belli olan aramayı görünce ufak bir ses kontrolü yapıp telefonu elimden geldiğince enerjik, kararlı bir şekilde cevapladım. Karşımdaki uyanmamı beklediği için hazırlıksız yakalanınca yaşanan bir iki saniye sessizlikten sonra benden daha uykulu, tekdüze sesiyle kargaların kahvaltı saatine denk gelen görüşme zamanını bildirdi. Ertesi gün normalde uykumun ortalarında olduğum bir saatte oradaydım. Doğuya bakan bir toplantı odasında iş başvuru formunu doldurmaya başladım. Kış güneşi, hep yaptığı gibi yanlış zamanda tepeme dikilip uykusuzluğumu besliyordu. Formun ikinci sayfasını doldururken göz kapaklarım yarıya kadar inmiş, kalemi tutan elim ezbere hareket etmeye başlamıştı. Neticede hem o işi alamadım, hem de aynı olayın başıma gelmemesi için uyku saatlerimi normale çekmeye başladım. Artık çalışan birisinden tek farkım kalmıştı, maaş.


İlk zamanlar daha -malum dört harfli- kendini çok belli etmemişti, hatta malum kişi henüz Euclid’in kemiklerini sızlatmamıştı. Kısa vadede iş bulacağımı, hatta hangi teklifi kabul edeceğime karar vermem gerekeceğini düşündüğüm bu günler kısa sürede tersine dönmeye başlamıştı. Kimi şirket e-posta yoluyla, kimisi telefonda, bazıları da derin bir sessizlikle -dört harfli- ile tanıştıklarını, eleman alımlarını durdurduklarını beyan ettiler. Talep sıkıntısının yanına bir de bağımsızlığa geçen çok sayıda meslektaşım olması işleri daha da sıkıntılı hale sokmuştu.


Evet sevgili okur, bu aşamadan sonra olanları belki ileride anlatmaya devam ederim ama şimdi hikayemizin mutlu sonuna gelelim... Yarın evraklarımı toparlayıp önümüzdeki hafta bağımsızlığa bir süre için ara veriyorum. Bağımsız arkadaşlar, umudunuzu kaybetmemeniz dileğiyle, kalbim sizinle...


Sevgilerimle,

Gökhan

10 Haziran 2009 Çarşamba

O Sırada Çalan Şarkı...

Bu Blog'u başlatmanın benim açımdan en zor kısmı, en üstteki başlığı bulmak oldu. Bu garip lanet, ilk defa oniki sene önce hotmail adresimi almaya çalıştığımda kendini gösterdi. O günden beri ne zaman bir kullanıcı adı seçsem bir hafta ya da bir sene sonra hayıflanırım.


Geçen sene bir gün deviantart'ta kullanıcı adı seçerken yine aynı engele takıldım ve sonunda o sırada çalan şarkının (Bohemian Rhapsody) gazıyla gokhanian oldum. Şarkıya olan sevgimden olsa gerek, bu adı benimsedim ve blog adresimde de kullanmaya karar verdim. Fakat bir de blog başlığı belirlemem gerekiyordu. İyi kötü birşeyler bulmaya çalışırken Dönence'nin muhteşem girişi başladı. Sonunda laneti bozmanın yolunu bulmuştum. Ne zaman başım bu konuda derde girse, müziğin sesini açmalıydım!

Bazılarınız bunların o kadar da şahane, yaratıcı adlar olmadığını düşünebilirsiniz ama emin olun, eski e-posta adreslerimi bilseniz gelişmeyi takdir ederdiniz. Hatta, yazmaya devam ettiğim kitaptaki karakter adlarının tırtlığından taslağı arkadaşlarıma göstermeye utandığımı söyleyeyim, gerisini siz düşünün.





İlk yazımın sonuna, günümü kurtaran müthiş Barış Manço şarkısı'nın sözlerini eklemek isterim.


Dün çoktan döndü buralarda
ve ben simsiyah bir gecenin koynunda yapayalnız bekliyorum
duyuyorum, görüyorum bir gün gelecek dönence biliyorum

Simsiyah gecenin koynundayım
yapayalnız

uzaklarda bir yerlerde güneşler doğuyor

görüyorum dönence

kupkuru bir ağacın dalıyım yapayalnız

uzaklarda bir yerlerde bir şeyler kök salıyor
biliyorum dönence
çatlamış dudağımda ne bir ses ne bir nefes
uzaklarda bir yerlerde türküler söyleniyor
duyuyorum dönence

Simsiyah gecenin koynundayım
yapayalnız

uzaklarda bir yerlerde güneşler doğuyor
görüyorum dönence
kupkuru bir ağacın dalıyım
yapayalnız

uzaklarda bir yerlerde bir şeyler kök salıyor
biliyorum dönence

çatlamış dudağımda ne bir ses
ne bir nefes

uzaklarda bir yerlerde türküler söyleniyor
duyuyorum dönence

duyuyorum biliyorum görüyorum dönence
dönence gün dönende dönence
bir gün gelecek dönence
biliyorum
...

For those about to blog, I salute you!
Sevgiler...

İzleyiciler